☰  MENU

TSMD ANKARA’YI DEĞİŞTİREN PROJELER 5/10 PARKORAN

This area utilizes the excerpt field on the post edit screen. It’s separate from the rest of the content, so you can write a nice little intro or a brief summary of the post. Maybe even throw in a link here or there. It’s up to you.

TSMD ANKARA’YI DEĞİŞTİREN PROJELER 5/10 PARKORAN

Kentler medeniyetin üretim merkezleridir. İnsan varlığı ile ilgili her türlü şey, yine insan yaratısı olan kentlerde üretilir. Değişim ise zamana bağlı olarak kaçınılmazdır. Ankara şehri özelinde de bu durum farklı olamaz. Bu kaçınılmaz akış-olgu içinde sorulması gereken, değişimin nasıl olduğu olabilir. Bahsi geçen değişimi mekânsal, kültürel, ekonomik ve sosyal boyutları ile değerlendirilmenin doğru olacağını düşünüyoruz. Bu değerlendirmeyi yaparken ise kimlik gibi bir kavramı da bir köşede tutmakta yarar var. Çünkü insanoğlunun bütün macerası zamanın dayattığı bu değişim ile mücadele ederek, diğer bir değiş ile kalıcı olanın arayışı ile geçmiştir, geçmektedir. (bu dünyanın geçiciliğine en fazla inandıklarını söyleyenler dahi isimleri yaşasın diye onu kentin bir caddesi bir sokağına vermenin derdine düşmekte)
Her şeyden önce kent yapıların ve yolların toplamından ibaret bir şey olarak düşünülmemeli. Kent bunlardan daha fazlasıdır. Ne sadece bir biçim ne de kâğıt üstündeki bir reprezantasyon dur. Kent İnsan ile birlikte düşünülmeli kendi kimliği doğrultusunda bir değer yaratmalı ve sunmalıdır. Yukarda bahsettiğimiz gibi kent Bir temsiliyet zeminidir aynı zamanda; toplumu, onun bileşenlerini, onun değerlerini ve üretimini temsil eder. Sosyal, Ekonomik, Kültürel ve dahası politik bir göstergedir. Kentlerin de bu anlamda demokratik olmaları umut edilebilir.
Burada söylemek istediğimiz kentin varoluş sürecinin, onun varlık sebebi olan kentliler ile birlikte, kentlilere açık ve onların katılımının sağlanabildiği süreçler ile şekillenebilmesidir. Şeffaf ve katılımcı süreçler olmadığında kent üzerinden spekülasyonlar üretmek kolaylaşır, ya sermaye egemen ya da iktidar egemen bir yapı ile karşı karşıya kalınır. Şu an Ankara da yaşanan ise daha vahim bir durumdur. Sermaye ve İktidarın ortak ve mutlak egemenliği üzerinden kent biçimlenmekte ve diğer bileşenlere çok sınırlı bir katılım imkanı sunmaktadır.
Oysa bu kentin cumhuriyet ile birlikte başlayan serüveninde önemli bir iddia kayda değer bir söylem ve duruş vardır. Ankara modern olanın, insan aklının ve evrensel değerlerin temsil edildiği yeni bir başkenttir. Bir anlamda modernist söylemin tabularaza sını ve genious logisini ete kemiğe büründüğü ve kent ölçeğinde sınandığı bir iddiadır. Ancak bu tutumun ve eğer varsa bu duruştaki değerlerin sürekli olabilmesi toplumla ilgili diğer başlıklardan ayrı düşünülemez. Yönetimin sosyal devlet ve demokrasi ekseninde olmadığı bir toplumda kentlerin de bu niteliklere sahip olması mümkün değildir.
Açık, şeffaf ve katılımcı bir toplumsal yapı içinde -ki burada ekonomi, kültür, sosyal yapı ve politik mecrayı kastediyoruz-, özgürleştirici ve medeniyetin göstergesi olabilecek olan kent, bunların yokluğunda özelde kentliyi genelde ise toplumu kontrol mekanizması, gücü ve iktidarı elinde bulunduranlar tarafından kolaylıkla manipüle edilen birer araç halinde geleceklerdir.
Siyasal ya da Ekonomik güç-iktidar kentliyi ve kenti yönlendirmek üzere söylemsel bir doğrular sistemi oluşturur ve özellikle eğitim ve kültür anlamında gelişimin aksaklık bulunun toplumlarda bu söylemsel yapı ile olası karşı görüşleri sitem dışına iterek bastırır veya engeller.
Bu söylemsel yapının oluşumu çeşitli aktörlerin aşıladığı ifadeler ile gerçekleşir. Gelişen medya olanakları ile daha da okunabilir hale gelen bu tutuma bizim ülkemizde de rastlamak mümkündür. Bu ifadeler bir kere sosyal dolaşıma girdiği anda aynen aşı gibi kendini çoğaltır, tekrarlar, biriktirir ve Politik doğru olarak nitelene bilecek bir ifadeler toplamı ile karşı karşıya kalınır.
Son 10 yılımız bu durumun örnekleri ile doludur. Bu söylemsel yapı mekânsal dönüşümün Söz konusu Güç odaklarınca şekillendirilmesi için gerekli olan meşru zemini yaratmış olur.

Mimar bu politik doğru çerçevesinde, kimi zaman onunla mücadele ederek kimi zaman ona inanarak proje üretmektedir. Konut özlelinde örneklersek, dilimize pelesenk olmuş ve bir değerlendirme ölçütü gibi kullanılan 3+1, 4+1 gibi ifadeler mevcut toplumsal sistemin ihtiyaç duyduğu çekirdek aile için geçerli ve gerekli mekânsal ihtiyaçları tanımlar ve gene mevcut toplumsal düzenin çekirdek aile üzerinden kendisini yeniden ve yeniden üretmesine olanak tanır.
2+1, 1+1 gibi daire tipleri ise ancak çekirdek ailenin yaşam döngüsü içinde kendine yer bulduğu sürece tasarlanabilir hale gelir. Aksi halde bekar ya da aile yaşantısına uygun davranmayan şeytani bireyler tarafından kullanılma riski, öğrenci evi ya da garsoniyer olma ihtimalleri vardır.
Politik doğru kentli ile toplum kavramlarını birbirinden ayırır. Kentli bireyi imleyen(ifade eden) tekil bir ifadedir. Kentli haklarının çok dert edilmemesi bu sebeple olabilir. Birey Politik doğru tarafından öyle kolay kabul görebilecek bir tanım değildir. Toplumun dışına itilmiş ve tehlikelidir. Toplumla barışı ancak aile kurumu üzerinden gerçekleşir. Tekil olarak birey kendine ait bir bilinç geliştirebilme potansiyeline sahip iken aile kurumu ile toplumsal bilinç düzeyine entegre olur ve sitem tarafından oluşturulan söylemsel yapıya, Politik doğruya tabi hale gelir. Bireysel özgürlükler yerini toplumsal sorumluluklara bırakır.
Sistem mekânsal ihtiyaçlarını Kentliden ziyade toplum ve onun en küçük meşru parçası olan çekirdek aile etrafınd kurgular. “Gated community” dediğimiz yapılaşma biçiminin bir işlevi de işte bu mekânsal ihtiyaca cevap vermektir. Her şeyden önce kapalıdır. Açık, şeffaf, katılımcı bir sosyal yapıda sözkonusu olamayacak kadar kapalıdır. Kendini bir korku politikası üzerinde inşaa eder. Toplumu parçalara böler ve ayrıştırır. Ötekiler oluşturur. Bu ayrıştırmayı tam da yukarıda değindiğimiz hali ile kentli ile yani tekinsiz, şeytani, birey ile ailelerden oluşan kominite arasında kurar.  İletişimi ve etkileşimi, diyaloğu kavramsal olarak bile imkânsızlaştırır. Yaya erişimi bir kentin demokratik bir yapıya sahip olup olamadığına ilişkin önemli bir göstergedir. Ankara bu niteliğini her geçen gün kaybederken gated kominiteler bunu kesin olarak ortadan kaldırır.
Öte yandan ise tanımladığı mekânsal yapının sunduğu olanaklar ile bir yanılsama, görüntüden ibaret bir cennet yaratır. Esas olanın suretlerinden oluşan bu yapılı çevre kentin sahip olması gereken nitelikleri simüle eder. Bu simülasyon genelde yaya alanları, yeşil parçaları ile kendini ortaya koysa da, uç örneklerde bu iş toplu taşıma sistemini simüle eden monoraylara, gölet ve göl taklitlerine hatta İstanbul boğazı gibi fazlası ile iddalı imajlara kadar uzanır.
Bu suretler ya da taklitler şüphesiz bir süzgeçten geçerek bu projelerde yer bulurlar. Yani hiçbir zaman ne monaray aslen bir toplu taşıma aracıdır ne de boğaz İstanbul boğazıdır. Sunulan imaj sterilize edilmiş, ulaşılabilir ve gene aile ve toplum yaşantısı ile hiçbir biçimde ters düşmeyen bir tüketim kiçidir. Boğazda balık ekmekçileri, dilenci çocukları, sokak satıcılarını göremezsiniz, monoray da okuldan çıkan bir öğrenci gurubu, çalışmaya ya da greve giden işçiler olmaz.
Kapalı komuniteler, bu toplum parçaların kette ele geçiremedikleri mekanları tüketilmek üzere bir aidiyet fetişizmi ile sahiplerine sunar. Diğer yandan ise kominiteyi oluşturan bireyler üzerinde mutlak bir kontrol mekanizması sağlar. Kullanıcılar normal şartlarda bir komünite oluşturacak ortak kültürel ve sosyal antanta, anlaşma ve uzlaşıya sahip olmasalar dahi Sistem onları mekan paydasında yukarıda bahsedilen araçları kullanarak birleştirir ve panoptikon benzeri bir kontrol sağlar.
Bu noktada mimarın rolünü tartışmaya açabiliriz diye düşünüyoruz. Bütün bu ahval ve şerait içinde ne yapar. Mimarlık hep bir mücadele alanı olmuştur. Bu mücadele zamanla, toplumla, işverenle arsayla olabileceği gibi aynı zamanda mimarın kendisi ile yaptığı bir mücadeledir. Kendi duruşunuz ve kendinizi konumlandırdığınız yer ile ilgilidir. Eğer söz konusu politik doğru ile ilgili bir derdiniz yok ise onun doğrultusunda var ise biraz kaçak dövüşerek ona rağmen bir şeyler yapmanın arayışına girersiniz. Öte yandan mekanın kendine dair nitelikleri yukarda bahsettiğimiz interdisipliner alandan bir ölçüde bağımsız mevcudiyetini sürdürmektedir.
ParkOran projesinde Ace mimarlığın bir ölçüde yapmaya çalıştığı da budur. Mimarlığın asıl kabul ettiğimiz değerlerinden uzaklaşmadan bir yandan işveren ve yatırımcının taleplerine cevap verirken diğer yandan ise mekan üzerinden belli olasılıkları ve alternatifleri değerlendirmeye çalıştık.
Geleceğe dair sorular sormak ve öngörülerde bulunmak gerekli diye düşünüyorum. Kentlerin gelişimleri nasıl olacak. Tükenen kaynaklar, hızla artan nüfus, buna bağlı olarak ihtiyaç duyulan altyapı gereksinimleri bizleri sürdürülebilir gelişim kavramı ile tanıştırdığından bu yana giderek yüksek yoğunluklu yapılaşmalara doğru bir eğilim gündemi işgal ediyor. 1930ların zonlama üzerine kurulu şehircilik yaklaşımlarının doğurduğu sıkıntıları göz önüne alarak, farklı fonksiyonların karma kullanım yüksek yoğunluklu yapılar ile bilrlikte yaya ulaşımı göz önüne alınarak planlandığı bir üretim bize bir çıkış sağlayabilir gibi.
ParkOran bu anlamda bir deneme sunuyor. Proje sadece bir konut yerleşimi tariflemiyor. Bulunduğu konum ölçeğinde Konut, Ticaret, Rekreasyon, ve Ofis kullanımlarını bünyesinde barıdıran bir yüksek yoğunluk tanımlıyor. Ölçeği ve program unsurlarının oranları tartışılabilir olsa bile bir yatırım öngörüsü olarak bu tavrı biz oldukça sorumlu buluyoruz.

Yerleşim kararları alınırken arazide tanımlanmış yoğunluk ile başa çıkabilmek üzere kaçınılmaz olarak yüksek yapılar üzerinden gidilmesi gerekliği doğdu. Bu yapılaşma tercihi doğal olarak zeminde daha fazla yeşil alan bırakılmasına ve yerleşim dahilinde tanımlı bir mekan hissi oluşturulmasına olanak verdi. Manzara ve arazi girdileri doğrultusunda bir tasarım ortay koymaya çalıştık. Ancak sadece yüksek yapılar ile böyle bir alana el sürmekten ise yapı tipolojisinde çeşitliliğe giderek farklı ölçekleri proje dahilinde değerlendirme yolunu seçtik. Bu çeşitlilik ortak alanda hem bir ferahlama sağladı ve mekânsal bir hiyerarşi yaratma imkanı verdi hem de ölçek kırıcı bir rol oynamış oldu.
Bu kararları alırken yatırımcı tarafından başka taleplerin gelmemiş olması da bizim için bir şans olarak görülebilir. Maalesef günümüzde pazarlama ekiplerinin proje üzerinde mimardan daha fazla söz hakkı olduğu bir dönem yaşıyoruz. ParkOran özelinde ise bu daha sağlıklı gerçekleşti diyebiliriz. Yazının başında bahsettiğimiz konut tipleri içinde genel algının dışına çıkarak birey ile aileyi bir arada değerlendirebildik. Özellikle Cblok bunun için bizim açımızdan önemli bir örnektir. Alışıla gelmiş apartman mantığının dışında izole edilmiş kat hollerinden ziyade ortak bir yaşam etrafında bir sokak kurgusu ile birbirleri ile etkileşim içine giren daireler tasarladık.
Diğer bir noktada ise İç ile dış ayrımını sorgulamaya çalıştır. Konut mahremiyet kavramı ile sıkısıkıya bağlı bir konu. Parsel ölçeğinde bunu ele aldığınızda iç ile dış arasında kesin ayrımları olan mekanlar tasarlamak durumunda olabiliyorsunuz. Biz bu iç ile dış ayrımını özellikle konut yaşantısının geçtiği mekanlarda kaldırdığımıza inanıyoruz.

Bütününe baktığımızda dürüst bir yerleşim olarak nitelendiriyoruz. Yapıların kendilerine benzemelerini önemsiyoruz. Herhangi bir proje konusu önümüze geldiğinde yapmaya çalıştığımız önce ilişkileri anlamak, onları değerlendirmek  ve yeniden bu değerlendirme ışığında üretmek oluyor. Bunu yaparken ise o konu ile ilgili kendi duruşumuzca bir söz söylemeye, ortaya çıkacak yaşantıya bir öneri getirmeye çalışıyoruz.
Bu doğrultuda projenin en küçük bileşeninden en geneline kadar her parçasının bir nedensellik barındırmasına sözkonusu ilişkiler çerçevesinde bir yer bulmasına özen göstermeye çalışıyoruz. Tasarlanan yapıların kendi çağı ile yüzleşmesi gerektiğine inanıyoruz. ParkOran’da da yapmaya çalıştığımız şey bu. Her ne kadar biz de politik doğru diye adlandırdığımız paradigma içinde bir üretim yapsak dahi bunun sınırlarını zorlamaktan ve bu zorlamayı kendimizce bir ahlak çerçevesinde yapmaktan uzak durmuyoruz.
İmkansız göndermelere girmiyoruz örneğin. Tasarladığımız yapı bileşenlerine ulvi referanslar yüklemiyoruz. Bir tiyatro eserini sahnelerken kullanılacak her dekorun o oyun içinde bir işlevi olmasının gerektiğine inananlar gibi patlamayacak bir tabancayı getirip duvara asmıyoruz.
Park Ofis projesi de bu doğrultular etrafında şekillendi. Yapının arazi ile kurduğu ilişki araziden yükselişi ve bitişi üzerine kafa yorduk.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

← Prev News ItemÇuhadaroğlu | 4 MİMAR 4 CEPHE ETKİNLİĞİ (4 ARCHITECTS 4 FACADES EVENT)

Next News Item →FÜTÜRİST SHUFFLE-2 I GELECEĞİN ŞEHİRLERİ (FUTURIST SHUFFLE-2 I CITIES OF THE FUTURE)